Recep İvedik bizden değildir!
06 Mart 2010 Yazan admin
Kategori Köşesiz Yazar
Son yılların en büyük gişe başarılarına imza atan yapımlarından Recep İvedik serisinin üçüncü filmi, İstanbul Güngören ilçe gençlik meclisini kızdırdı.
Film’de Recep İvedik karakterinin sıklıkla vurgu yaptığı Güngörenliliği, ilçenin gençlik meclisini harekete geçirdi. Meclis üyeleri aldıkları karar ile Recep’i hemşerilikten azletti.
Aldıkları kararı sinema salonu girişinde açıklayan Meclis üyeleri; İvedik’in kaba ve nezaket kurallarından bihaber bir karkater olduğunu ve Güngören‘in bu karakterle anılmasından duydukları rahatsızlığı dile getirdiler.

Sanıyoruz ki bir sinema yapımına gösterilmesi gereken tepki yine sinema salonlarında olmalıdır. Sinema sektörünün son derece gelişmiş olduğu ülkelerde eğer bir filmi beğenmiyorsanız o filmi izlemez ve gişe rakamlarını düşük tutarak devamının çekilmesini düşündürücü kılarsınız. Oysa ki hemşerilikten azledilen Recep İvedik, her serisi ile gişede rekor denebilecek başarılara imza atan, televizyon ekranlarında tekrarları defalarca dönen bir yapımdır. Böyle bir yapımı eleştirmek için seçilen yöntem kimilerine göre doğru olsa da bize göre bu durum sadece bu filme bir miktar daha ilgi uyandırmaya yarayacaktır. Zira bu haberin duyulmasından sonra kimi potansiyel sinema seyircisi sırf bu eleştirilerin kaynağını merak ettiği için adı geçen yapımı izleyebilir. Bu durum da sizin eleştirdiğiniz filme daha büyük bir gişe rakamı yakalamasında yardım ederek, devam filmi için zemin hazırlayacaktır.
Kaldı ki bu sadece bir filmdir. Filmde konu edilen karakter gerçekte hiç var olmamış olabilir. Durumu bu çerçevede değerlendirmek sanıyoruz ki en mantıklı olanıdır.
Hollywood yapımlarına bakıldığında seks düşkünü bir rahip ya da sapık bir marangoz görmek gayet olasıdır. Örneğin yakın zamanda ABD’de gösterilen Smokin Aces 2 Assassins Ball (Tehlikeli Aslar 2) da bahsettiğimiz seks düşkünü bir rahip mevcuttur ancak bu filme hiç bir rahip çıkıp tepki göstermemiştir.
Sonuç olarak algısallığımızı bir miktar olgunlaştırmamızda fayda olduğunu düşünüyoruz. Bir filmde konu edilen karakter, rol gereği canlandırdığı meslek grubunu temsil edemez veya hemşerisi olduğu yöre insanları hakkında bir genelleme için baz alınamaz. Senarist veya senaristlerin kaleminden doğan bir hayali, ete kemiğe büründürmek veya o’nu bir temsilci gibi görmek veya göstermek tahmin ediyoruz ki yapılabilecek ciddi yanlışlardan biri olacaktır.
Kimdir bu Mehmet Ali Ağca?
18 Ocak 2010 Yazan admin
Kategori Gündem, Köşesiz Yazar
1 Şubat 1979 yılında Gazeteci yazar Abdi İpekçi‘yi aracında öldüren, aynı yıl tutuklanmasına rağmen bir müddet sonra hapisten kaçıp, 13 Mayıs 1981 senesinde San Pietro Meydanı’nda Papa‘yı vurarak Dünya kamuoyu’nda kendisinden bolca söz ettiren, mavi kazaklı, aykırı tavırlı radikal bir isim Mehmet Ali Ağca.
İtalya’da Katoliklerin dini lideri Papa’ya gerçekleştirdiği suikast girişiminin ardından yakalanarak müebbet hapis cezasına çarptırılan, akabinde Hiristiyan inancının sarsılmaz “koşulsuz bağışlayıcılık” ilkesinden nasibini alarak, “bakın bizi öldürmek isteyeni bile bağışlayacak kadar şefkat doluyuz” mesajına köprü olan, bir diğer deyişle; 18. yüzyıl engizisyon mahkemelerini hasır altı etme çabasındaki Vatikan’a propoganda malzemesi edilen (Papa 2. Jean Poul kendisini silahla yaralayan Ağca’yı affedip, olaydan yaklaşık 2 yıl sonra hücresinde ziyaret etmiştir.) Mehmet Ali Ağca; gördüğü yoğun ilgi ve hoşgörüyü, gerek avukatları gerekse kendisinin kaleme aldığı onlarca mektupta 17 yıl boyunca İtalya ve Vatikan’dan serbest bırakılmasını veya hiç olmazsa Türkiye’ye iade edilmesini isteyerek değerlendirmeye çalışmış, bu süre zarfında da kaldığı hücreden Türk ve yabancı basına defalarca röportaj vermiş, kimi zaman aykırı kimi zaman ise ütopik söylemleri ile gündem oluşturup, geçmişte yaptıklarını ve hüküm giyme sebeplerini gölgelemek isteyen bir isimdir.

Şimdi bu yazımda Ağca kimi, neden, nasıl vurmuştur? Arkasında kimler vardır? gibi herkesin konuştuğu, yorumladığı veya en azından bir fikre sahip olduğu konulara girmeyeceğim. Bunun yerine 28 yaşında hapse girip, 52 yaşında tekrar özgürlüğüne kavuşan ve bu özgürlüğü temsil ettiğini söylediği mavi kazağı, çıkmadan hemen önce yaptığı “İncil’i yeniden yazacağım” ütopyasındaki Ağca stili ile kendisini daha da ikonlaştırmaya çalışan bir adamdan bahsetmek istiyorum.
Hatırlarsınız 2006 yılında küçük bir hesap hatası sonucu tutuklu bulunduğu Kartal cezaevi’nden bir kez daha tahliye edilmişti Mehmet Ali Ağca… Bu dönemde kendisini son derece lüks bir otomobil karşılamış, çevresinde toplanan ve azımsanamayacak kadar kalabalık bir grubun tezahüratları arasında gözlerden kaybolmuştu.
Aslına bakarsanız bu durum 18 Ocak 2010‘un da bir provası niteliğindedir. (Bu yazıyı tahliyeden önce yazıyorum) Gayet tabi bugün lüks otomobil hatası yapılmayacaktır ancak Ağca muhtemelen yine mavi kazağı, kirli sakalı ile tahliye olacak ve uzunca bir süre (haftalardan bahsediyorum) ulaşılamaz olmayı tercih edecektir… Ve yine tahmin ediyorum ki hikayesini bir kitap veya film formatında satmayı düşünecektir. Hatta öyle ki röportajlarından bile para talep edebilir. En nihayetinde bu isim, içinde bulunduğu eylemlerle o dönem ki gündemi bir anda değiştirmeyi ve uzunca bir süre kendi ekseninde döndürmeyi kolaylıkla başarabilmiştir. Dikkat edilirse hüküm giydikten sonra yıllar boyu gözlerden uzak olmasına rağmen, bugünkü nesiller bile Mehmet Ali Ağca‘yı tanımakta veya bilmektedirler. Bunun sebebi ise Ağca‘nın periyodik ve kontrollü bir biçimde basın’ı kullanarak, kamuoyu ile yürüttüğü iletişimdir. Kendisi hücresinden bir röportaj verir, kitap yazar, mektup atar, sonrasında ise gazetelerden gündem (dolayısı ile halk) üzerinde nasıl bir etki yarattığını izler(di).
Son Söz
18 Ocak haftası Türkiye’de yaşanacak süreç, yukarıda tahlil etmeye çalıştığım nedenlerden ötürü çok önemlidir. Elbette bu süreçte yazılı ve görsel basın geniş puntolarla Ağca‘ya yer verecek, onunla röportaj yapmak isteyecek ve toplumun tepkisi ile paralel bu ismi gündemde tutacaktır ancak hukuk’un öngördüğü cezasını tamamlamış ve toplum içine geri dönmüş eski bir katil’in askerlik maceraları, tahliye sonrası kalacağı oteli, bineceği arabası, giyeceği kazağı veya bırakacağı sakalı toplumu o kadar da ilgilendirmemelidir.
Toparlamak gerekirse; Basın, gereğinden fazla “Ağca gündemi” oluşturarak yeni Ağcalar için zemin hazırlamamalıdır. Medya‘nın bugün üzerine düşen görev budur.
Saygılarımla
Haydi Açılalım (Anadil’de Eğitim)
04 Ocak 2010 Yazan TheJollyJoker
Kategori Köşesiz Yazar
Olağan talepler içerisinde yer alan temel devlet hizmetlerindeki eksikliğin giderilmesi isteğinin, yalnızca bölgeye ait değil aksine tüm ülkeye yayılan bir istek olduğunu; bölgeyi ayrıcalıklı hale getirmeden de bu problemin çözülebileceğini bir önceki yazımda anlatmıştım. (okumak için TIKLAYIN)
Hatta sözkonusu bölgedeki eksikliğin kaynaklarından birinin bölgede bin yıllardır süregelen feodal sistem, diğerinin de bölgede yapılanan terör örgütünün bu hizmetleri aksatarak devleti bölgeden uzak tutacak eylemleri olduğunu belirtmiştim. Bu kez ise malum ideolojik hareketin diğer bir olağan talebi olan anadil de konuşma hakkını ve olağanüstü olarak adlandırdığım talepleri değerlendirmek isterim.
Ana Dilde Konuşma Hakkı
Bu talep üzerine uzun uzadıya bir yazı yazmanın , sorunu büyütmenin anlamsız olduğu inancındayım. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda ana dilde konuşmayı engelleyici bir hüküm bulunmamaktadır. Bu hak bütün T.C. vatandaşlarına tanınmıştır. Yazımı Hatay, Adana, Mersin gibi Güney illerinden okuyanlar bilirler ki, bu illerde önemli ölçüde nüfus yoğunluğu bulunan Arap kökenli Türk vatandaşlarımız nesillerdir kendi ana dillerinde iletişim kurmakta herhangi bir sıkıntı yaşamamışlardır. Aynı şekilde Karadeniz Bölgesinde yaşayan Lazlar hala kendi aralarında birbirleriyle Lazca konuşmaktadırlar. Anayasamız; vatandaşlarının özel hayatlarında hangi dili kullanması gerektiğini düzenlememiştir, zaten böyle bir düzenleme insan haklarına aykırı olmakla kalmayıp, uygulamada da işlerlik kazanmayacaktır. Bugün Doğu’da, Güneydoğu’da hatta İstanbul’da iki kişi aralarında Kürtçe konuşurken, onlara kulak misafiri olmanız gayet doğaldır. İnsanların ana dillerinde iletişim kurması devlet erki tarafından engellenemez ve engelle
nmemiştir de.
Bazı Kürt kökenli vatandaşların şikayet ettiği konu ise; Kürtçe konuşanlara ve dolayısıyla Kürt kökenli olan insanlarımıza, kimileri tarafından “öteki” gözüyle bakıldığı iddiasıdır. Böyle bir bakış açısının yanlışlığı ve çağ dışılığı tartışılmaz bir konu olsa da, bu problemin de ana kaynağının terör örgütü ve örgütün yaptığı kanlı eylemler olduğu da su götürmez bir gerçekliktir. Malum ideolojik hareketin siyasi kolu olan ve geçtiğimiz günlerde kapatılarak yerini halefi siyasi örgütlenmeye bırakan partinin temsilcileri; bu bakış açısından rahatsız olduklarını ısrarla belirtmiş ancak, aynı ısrarı; Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından dahi “terör örgütü” olarak kabul edilen örgütü “gerilla” olarak adlandırmakta da göstermişlerdir. Yani şikayetlerinin haklılığı konusunda çaba göstermeleri gerekirken, aksine bu çağ dışı duruma çanak tutmuşlardır. Belki de bu durumun onları rahatsız etmesinden ziyade, propaganda açısından işlerine yaraması böyle bir davranışı doğurmuş olabilir.
Ayrıca, fikrimce özel sektör tarafından yapılmasının daha uygun olduğu, ancak devlet televizyonu tarafından kurulan ve Kürtçe yayın yapan bir de televizyon kanalımız mevcuttur. Bu kanalın devlet eliyle kurulması hakkında başka bir yazıda görüşlerimi belirtmek isterim, çünkü bu hareketin ileride nasıl bir sonuç doğuracağı çok da net gözükmemektedir. Ancak konu Devlet - Vatandaş ilişkisi olduğunda; burada tek bir dil söz konusudur, yani Devletin Anayasa ile belirlenmiş resmi dili Türkçe‘dir. T.C. Anayasa’sı, vatandaşın devletle olan ilişkilerinde Türkçe’yi kullanması gerektiğini belirtmiştir. Aynen Avrupa’daki diğer anayasa örneklerinde olduğu gibi.
Anayasamız ayrıca resmi eğitim dilinin de Türkçe olduğunu belirtmiştir. Bu hükümden yola çıkarak inceleyeceğimiz ilk olağanüstü talep olan ana dilde resmi eğitimi inceleyelim.
Ana Dilde Resmi Eğitimin İmkansızlığı
Demokrasilerde vatandaşların hakları olduğu gibi, devletin yani yönetsel yapılanmanın da belli hakları olmalıdır. Bu haklar devletin kendi varlığını devam ettirebilmesi ile alakalı olduğu kadar, vatandaş ile devlet arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ve devlet hizmetlerinden her vatandaşın eşit şekilde yararlanması ile de alakalıdır. Üniter yapıya sahip olan bir devletin vatandaşlarının ulus haline gelmesi gerekir. Bunu için ise ortak bir dil, tarih ve kültür bilinci geliştirilmelidir ve bu bilincin sağlanacağı yer de temel eğitim kurumlarıdır. Ülkemiz kuruluş aşamasında üniter bir yapıyı kabul etmiştir. Dolayısıyla resmi eğitim dilinin, Anayasa’da devletin resmi dili olarak belirtildiği üzere Türkçe olması mantığa uygundur.
Şimdi var sayalım ki bu olağanüstü talep yani her etnik kökene bağlı alt kimliğin ana dilinde resmi eğitim alması kabul gördü. Çünkü eğer bir alt kimliğe bu hak tanınırsa insan hakları gereği ve ayrımcılığın engellenmesi bakımından diğer alt kimliklere de bu hakkın verilmesi durumu oluşacaktır. Bu durumda öncelikle bu eğitimi verecek kadroların oluşturulması gerekecektir, yani; Kürtçe, Lazca, Arapça, Çerkezce, Gürcüce vb dillerine hakim omakla birlikte , ilköğretim ve ortaöğretim derslerini bu dillerde öğretebilecek öğretmenlerin yetiştirilmesi gerekir. Milli Eğitim Bakanlığı’nca verilen ders kitaplarının bu dillere eksiksiz çevirisi, lise ve üniversite giriş sınavlarının her alt kimliğin dilinde hazırlanması sağlanmalıdır. Peki kendi etnik kimliğinin diliyle eğitim almış, o dilde hazırlanan üniversite sınavına girmiş ve yeterli puanı alarak hukuk veya tıp okumaya hak kazanmış bir gencin bu bölümlerde yine kendi dilinde eğitim alması gerekmez mi? O zaman en başa dönüp Türkiye Cumhuriyeti’ndeki üniversitelerin bünyelerinde barındırdıkları fakülte ve bölümlerdeki dersleri de bu dillerde verebilecek öğretim elemanları sağlamamız ve onlara bu dillerde eğitim yapabilecekleri kaynakları hazırlamamız gerecektir.
Bütün bu gereklilikleri göz önüne aldığımızda; bu talebin, yani üniter bir devlet yapılanması içerisinde her etnik köken temelli alt kimliğin ana dilinde resmi eğitim yapılabilmesi isteğinin, olağan ve gerçekleştirilebilir olduğunu düşünen birileri varsa; açıkçası benim elimden onları bu ütopik hayalleriyle başbaşa bırakmaktan başka bir şey gelmez.
Sizleri bu yazıda yeterince yordum, diğer olağanüstü talepleri değerlendirdiğim ve konunun geneline yönelik naçizane çözüm önerilerimi sizlerle paylaşmak istediğim son yazımda görüşmek üzere…
Haydi Açılalım (Olağan Talepler)
26 Aralık 2009 Yazan TheJollyJoker
Kategori Köşesiz Yazar
Başlangıç yazımda (ilk yazı için TIKLAYIN) problemi tanımlayıp, aklımdaki metodu anlatmış ve ilk olarak da problemi körükleyen ayrılıkçı Kürt hareketinin tarihçesine kısaca değinmiştim. Şimdi ise ideolojik hareketin ve terör örgütünün beslendiği taleplere bakalım.
Bu talepleri de olağan ve olağanüstü talepler olarak incelemek isterim.
Olağan Talepler:
Bu talepleri olağan olarak isimlendirmemin nedeni, içeriğinin herhangi bir sosyal hukuk devletinin vatandaşının sahip olduğu haklara duyulan ihtiyaçtan oluşmasıdır. Yani eğitim, sağlık, güvenlik ve ekonomik alanlardaki eksiklikler ve bu eksikliklerden dolayı bölgenin yeterince gelişememesi insanlarımızın normal hayat standartlarına ulaşamamasına neden olmuştur. Peki; Kürt sorunu olarak addedilen problemin büyük çoğunluğunu oluşturan eğitimsizlik, işsizlik, sağlık ve güvenlik hizmetlerinin eksikliği gibi sorunlar sadece o bölgeye ve Kürt kökenli vatandaşlarımıza ait sorunlar mı? Bu soruyu size şu ufak bilgiyi vererek cevaplandırmak istiyorum.
Resmi istatistik kurumlarının verilerine göre kişi başına düşen gelirin en düşük olduğu il Bayburt. Yani Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin en fakir ili Bayburt. Bayburt’un Güneydoğu’da olmadığını şirin bir Karadeniz ili olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Peki siz herhangi bir Bayburtlu’nun eline silah alıp düzeni değiştirmeye çalıştığıyla ilgili bir haber duydunuz mu? Ben duymadım. Demek ki sorunun temelinin ekonomiyle bir ilgisi yok. Bu taleplerin, yani eğitim, sağlık, güvenlik ve ekonomik sorunlarla ilgili taleplerin bölgeye has bir sorunmuş gibi gösterilmesi de mantıksız hale geliyor böylece. Türkiye’nin geneline yayılan problemlerden bahsediyoruz, kimsenin bunu yerelleştirmeye hakkı yok. Bölgeye yatırım yapılmadığından şikayet ediliyor. Bu görüşe sadece bir açıdan katılmak mümkün, o da yatırımın yanlış yapıldığı. Aksi halde sadece GAP projesine yatırılan kaynakla bile kaç ilin kalkınacağını hesaplamak gayet kolay olur. Ancak devlet eliyle yapılan yatırımın; siyasi amaç güdülerek feodal toprak ağalarının eline bırakılması sonucu, hedef kitle olan bölge halkı, bu yatırımlardan faydalanamamıştır. Çünkü bölge halkınca sevilen, sayılan, çoğu değerden üstün tutulan bu feodal aileler, kendilerine teslim edilen yatırım ve teşvikleri kendi bölgelerinde iş alanları yaratmak için değil de Akdeniz ve Ege sahillerinde bol yıldızlı turistik tesisler açmak için kullanmışlardır. Bu davranış biçimi de aslında o topraklardaki problemlerin en temel kaynağına götürmekte; Feodal Yapı.
Peki bu feodal sistem altında ezilmiş insanlarımızı kurtarmak için bir çaba gösterildi mi?
Eğitim bu çürümüş yapıya karşı gelecek bilinci oluşturabilirdi. Dolayısıyla köy enstitüleri kuruldu. Yalnızca Güneydoğu’da değil yurdun her yanında ihtiyaç duyulan yerlere kuruldu. Ancak yıllar içerisinde birkaç işgüzar eğitimcinin kendi görev yaptığı enstitüleri siyasi görüşlerine alet etmeye çalışması nedeniyle, aksi siyasi eğilime sahip hükümetin bu enstitülere bakışını değiştirdi. Bu süreç de siyasete bulaşmış bulaşmamış her enstitünün kapanmasına yol açtı. Köy enstitüleri gerçek bir çözüm olabilirdi ancak önü kesildi. Daha sonra ise özellikle 1980’li yılların ikinci yarısından itibaren terör örgütünün bölgede devleti temsil eden her şeye saldırması, planlı olarak eğitim ve sağlık görevlilerini katletmesi; hem bölgede bu hizmetleri aksatmış hem de bu bölgeyi çalışmak için elverişsiz hale getirmiştir.
Zaten terör örgütünün bölge için amaçladığı ortam da buydu. Temel devlet hizmetlerinden faydalanamayan, yani eğitim, sağlık ve güvenlik hizmetleri sekteye uğramış hale gelen bir coğrafya… Hal böyleyken iktidara gelen hükümetler de terörle mücadeleyi yalnızca askeri müdahale üzerinden yürütmeye çalışınca, terör örgütü durumu kendi lehine çevirmeyi düşünerek halkın içerisinden hem propaganda ve beyin yıkama yöntemleri hem de silah zoru ve ölüm tehditleri ile ihtiyacı olan eleman ve sempatizanlarını toplayabildi.
Kendilerini etnik olarak üst kimlikten ayıran bir ideoloji’nin ülke üst kimliğine adapte olması, o üst kimlik ile dil, tarih ve kültür olarak bir olmasını gerekir. Bu birlik ise eğitimle sağlanabilir. Eğitimsiz bir kitle; düşünme güdüsünü etkin bir biçimde kullanamazsa, kandırılmaya açık hale gelecektir. Eğitimsiz halk alıngan ve saldırgan olabilecektir. Ki ülkemizde yaşananların en büyük sebebi de bu eğitimsizlikten kaynaklanmıştır. Kendisine alternatif bir yaşam sunulmamış kimi gençler, kendilerine vaat edilen cennetin peşinden, zorla veya kandırılarak terör örgütünün kucağına düşmüşlerdir.
Diğer bir olağan talep olan anadille konuşabilme ve geri kalan olağanüstü talepleri izninizle üçüncü yazıda anlatmak isterim. Görüşmek üzere…
Haydi Açılalım (Tarihi Anatomi)
15 Kasım 2009 Yazan TheJollyJoker
Kategori Köşesiz Yazar
Bu konu hakkında yazmak için uzun süre bekledim. Aslında beklememin sebebi yazmamak içindi. Herkesin hakkında iyi kötü bir yorum yapıp ahkam kestiği, hatta kendi fikirlerinden başka bir fikre sıcak bakmayıp reddettiği bir konu olduğundan; benim fikirlerimin kimine göre uç, kimine göreyse yetersiz addedileceğini düşünerek çekimser kalmayı tercih ettim. Ama son gelişmelerden sonra sessiz ve çekimser kalmanın şu an için yarardan çok zarar getireceği hissindeyim.
Her problemi çözmek için öncelikle o problemin ne olduğunu ve bu problemin nedenlerini anlamak, bu metot çerçevesinde o problemin optimum ve alternatif çözümlerini oluşturmak gereklidir. Özellikle de bu problem; bir ülkenin siyasetini, ekonomisini, eğitimini, savunma ve askeri stratejisini, sağlık sistemini, dış ilişkilerini, iç ve dış istihbaratını ve en önemlisi toplumsal huzurunu ve dayanışmasını etkileyecek kadar büyük sosyolojik bir sorunsa; bu problemi çözmesi gerekenlerin yani o ülkenin yürütme erkini elinde bulunduran siyasi iktidarın bu metodu uygulaması ve bu metodun uygulanması esnasında da olabildiğince dikkatli ve sağlam adımlar atması gereklidir. Ayrıca yürütme erkini elinde bulunduran siyasi iktidar, bu çözüm için yasama erkine sahip parlamento ve yargı erkini elinde bulunduran bağımsız mahkemelerle ortak bir çalışma içerisinde olmalı, en azından ufak da olsa bir fikir alışverişinde bulunmalıdır. İdeal devlet yapısı ve yönetiminde gerçekleşmesi muhtemel süreç budur.
Şimdi bahsettiğimiz metodu uygulayarak öncelikle problemi anlamaya çalışalım. Kabaca adını koymak istersek problem, ağırlıklı olarak ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızın talepleri ve bu taleplerini dile getirme biçiminden kaynaklanmaktadır. Kiminin “Kürt” sorunu, kiminin “Güneydoğu” sorunu olarak dile getirmesi problemin coğrafi ve etnik kaynağından ileri gelmektedir. Talepleri dile getirenler ise organize bir terör örgütü ve bu örgüte pek uzak kalamasalar da nispeten demokratik çerçeve içinde hareket eden ve TBMM`de sandalye sahibi olan bir siyasi partidir.
Tarihçesine bakacak olursak; 1. Dünya Savaşı ve Sevr Antlaşması ardından Anadolu’da yaşanan iktidar boşluğunda filizlenen ve teorik kökenlerini Fransız Devrimi sonrasında oluşan Milliyetçilik akımı ve Wilson Prensiplerinden alan Kürt Teali Cemiyeti ilk kez etnik kökene dayalı örgütlenme içerisinde taleplerini dile getirmiştir. O güne dek Türkmen, Arap ve Kürt halkları Osmanlı tebaası içerisinde Osmanlı üst kimliği içerisinde herhangi bir ayrım gözetilmeksizin varlıklarını devam ettirmekteydiler. Cumhuriyet sonrası Kürt Teali Cemiyetinin ayrılıkçı ve cumhuriyet karşıtı görüşleri nedeniyle kapatılması bu örgütlenmeyi bozmuş, dolayısıyla kendini kurulan üst kimlikten ayrı düşünen topluluk, taleplerini düzene silah gücüyle isyan ederek aramaya çalışmış ancak başarılı olamamıştır.
Bu isyanlar yeni kurulan ve Türk üst kimliği çatısı altında üniter bir yapı oluşturmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından olumsuz bir bakış yaratması da kaçınılmazdı. Bu olumsuz bakış, etnik temelli isyanların artması sebebiyle bir paranoyaya dönüştü.
1970′ler Türkiye’sinde ise etnik milliyetçiliğe dayanan düşünce, sol fraksiyonların hoşgörüsü ve desteği içerisinde sosyalist ve özgürlükçü bir kalıba bürünerek geçmişte kaybettiği örgütlenmeyi tekrar sağladı. Bu dönemde hem sağ hem de sol örgütlerin silahlanma çabaları ve aldığı eğitimlerden faydalanan sözde Kürt özgürlükçü hareketi, gelişim göstererek hem ideolojik bir hareket, hem de silahlı bir örgüt haline gelmiştir. 1980 askeri darbesinin ardından ideolojik savaşını fikir ve politikadan ayırarak silahlı mücadele yöntemini seçen örgüt, PKK adıyla ilk silahlı terör eylemini 1984 yılında gerçekleştirmiş, o günden bugüne kadar da terör eylemlerini geçmiş siyasi iktidarların tutumuyla doğru orantılı olarak artırıp azaltarak devam ettirmiştir.
Ayrılıkçı Kürt hareketi; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlarımızın eğitim, sağlık, ekonomi gibi sorunlarını temel alarak politize olmuş ve 1990′ların başında kurdukları partiyle meclise girmişlerdir. Kimi çevrelerce etnik temelli bu partinin meclise girmesinde 1. Körfez Savaşı sırasında dönemin Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal‘ın Irak sınırını mültecilere açarak yaklaşık 750.000 Kürt kökenli Irak vatandaşının T.C. vatandaşı yapılması sırasında, mülteciler arasına sızan “ilgili oluşum” destekçilerinin etkisi olduğu görüşü yaygındır. O dönem meclise giren bazı milletvekilleri ; yargılandıkları terör örgütü üyesi olmak davalarında suçlu bulunmuş ve mecliste tutuklanarak cezaevine konulmuşlardır. Bu hareketin tabanına hitap eden bütün partiler de sırasıyla Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmış, yaptıkları siyaset, zararlı ve T.C. Anayasasına aykırı görülmüştür. Bugün dahi, mevcut ideolojiden beslendiği iddia edilen parti hakkında kapatma davası açılmış ve bu dava devam etmektedir. Terör örgütü PKK ise halen varlığını sürdürmekte ve eylemlerine devam etmektedir.
Bu yazıda ideolojik hareketin tarihine kısaca baktık. Yazının devamında ise içinden bu ideolojiyi çıkaran sorunları yani ideolojinin temel taleplerini inceleyeceğiz. Anlatılacak daha çok şey var. Yazının devamında görüşmek üzere.
İkinci bölüm için TIKLAYIN






