Bu konu hakkında yazmak için uzun süre bekledim. Aslında beklememin sebebi yazmamak içindi. Herkesin hakkında iyi kötü bir yorum yapıp ahkam kestiği, hatta kendi fikirlerinden başka bir fikre sıcak bakmayıp reddettiği bir konu olduğundan; benim fikirlerimin kimine göre uç, kimine göreyse yetersiz addedileceğini düşünerek çekimser kalmayı tercih ettim. Ama son gelişmelerden sonra sessiz ve çekimser kalmanın şu an için yarardan çok zarar getireceği hissindeyim.
Her problemi çözmek için öncelikle o problemin ne olduğunu ve bu problemin nedenlerini anlamak, bu metot çerçevesinde o problemin optimum ve alternatif çözümlerini oluşturmak gereklidir. Özellikle de bu problem; bir ülkenin siyasetini, ekonomisini, eğitimini, savunma ve askeri stratejisini, sağlık sistemini, dış ilişkilerini, iç ve dış istihbaratını ve en önemlisi toplumsal huzurunu ve dayanışmasını etkileyecek kadar büyük sosyolojik bir sorunsa; bu problemi çözmesi gerekenlerin yani o ülkenin yürütme erkini elinde bulunduran siyasi iktidarın bu metodu uygulaması ve bu metodun uygulanması esnasında da olabildiğince dikkatli ve sağlam adımlar atması gereklidir. Ayrıca yürütme erkini elinde bulunduran siyasi iktidar, bu çözüm için yasama erkine sahip parlamento ve yargı erkini elinde bulunduran bağımsız mahkemelerle ortak bir çalışma içerisinde olmalı, en azından ufak da olsa bir fikir alışverişinde bulunmalıdır. İdeal devlet yapısı ve yönetiminde gerçekleşmesi muhtemel süreç budur.
Şimdi bahsettiğimiz metodu uygulayarak öncelikle problemi anlamaya çalışalım. Kabaca adını koymak istersek problem, ağırlıklı olarak ülkemizin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan vatandaşlarımızın talepleri ve bu taleplerini dile getirme biçiminden kaynaklanmaktadır. Kiminin “Kürt” sorunu, kiminin “Güneydoğu” sorunu olarak dile getirmesi problemin coğrafi ve etnik kaynağından ileri gelmektedir. Talepleri dile getirenler ise organize bir terör örgütü ve bu örgüte pek uzak kalamasalar da nispeten demokratik çerçeve içinde hareket eden ve TBMM`de sandalye sahibi olan bir siyasi partidir.
Tarihçesine bakacak olursak; 1. Dünya Savaşı ve Sevr Antlaşması ardından Anadolu’da yaşanan iktidar boşluğunda filizlenen ve teorik kökenlerini Fransız Devrimi sonrasında oluşan Milliyetçilik akımı ve Wilson Prensiplerinden alan Kürt Teali Cemiyeti ilk kez etnik kökene dayalı örgütlenme içerisinde taleplerini dile getirmiştir. O güne dek Türkmen, Arap ve Kürt halkları Osmanlı tebaası içerisinde Osmanlı üst kimliği içerisinde herhangi bir ayrım gözetilmeksizin varlıklarını devam ettirmekteydiler. Cumhuriyet sonrası Kürt Teali Cemiyetinin ayrılıkçı ve cumhuriyet karşıtı görüşleri nedeniyle kapatılması bu örgütlenmeyi bozmuş, dolayısıyla kendini kurulan üst kimlikten ayrı düşünen topluluk, taleplerini düzene silah gücüyle isyan ederek aramaya çalışmış ancak başarılı olamamıştır.
Bu isyanlar yeni kurulan ve Türk üst kimliği çatısı altında üniter bir yapı oluşturmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından olumsuz bir bakış yaratması da kaçınılmazdı. Bu olumsuz bakış, etnik temelli isyanların artması sebebiyle bir paranoyaya dönüştü.
1970′ler Türkiye’sinde ise etnik milliyetçiliğe dayanan düşünce, sol fraksiyonların hoşgörüsü ve desteği içerisinde sosyalist ve özgürlükçü bir kalıba bürünerek geçmişte kaybettiği örgütlenmeyi tekrar sağladı. Bu dönemde hem sağ hem de sol örgütlerin silahlanma çabaları ve aldığı eğitimlerden faydalanan sözde Kürt özgürlükçü hareketi, gelişim göstererek hem ideolojik bir hareket, hem de silahlı bir örgüt haline gelmiştir. 1980 askeri darbesinin ardından ideolojik savaşını fikir ve politikadan ayırarak silahlı mücadele yöntemini seçen örgüt, PKK adıyla ilk silahlı terör eylemini 1984 yılında gerçekleştirmiş, o günden bugüne kadar da terör eylemlerini geçmiş siyasi iktidarların tutumuyla doğru orantılı olarak artırıp azaltarak devam ettirmiştir.
Ayrılıkçı Kürt hareketi; Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yaşayan insanlarımızın eğitim, sağlık, ekonomi gibi sorunlarını temel alarak politize olmuş ve 1990′ların başında kurdukları partiyle meclise girmişlerdir. Kimi çevrelerce etnik temelli bu partinin meclise girmesinde 1. Körfez Savaşı sırasında dönemin Cumhurbaşkanı olan merhum Turgut Özal‘ın Irak sınırını mültecilere açarak yaklaşık 750.000 Kürt kökenli Irak vatandaşının T.C. vatandaşı yapılması sırasında, mülteciler arasına sızan “ilgili oluşum” destekçilerinin etkisi olduğu görüşü yaygındır. O dönem meclise giren bazı milletvekilleri ; yargılandıkları terör örgütü üyesi olmak davalarında suçlu bulunmuş ve mecliste tutuklanarak cezaevine konulmuşlardır. Bu hareketin tabanına hitap eden bütün partiler de sırasıyla Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmış, yaptıkları siyaset, zararlı ve T.C. Anayasasına aykırı görülmüştür. Bugün dahi, mevcut ideolojiden beslendiği iddia edilen parti hakkında kapatma davası açılmış ve bu dava devam etmektedir. Terör örgütü PKK ise halen varlığını sürdürmekte ve eylemlerine devam etmektedir.
Bu yazıda ideolojik hareketin tarihine kısaca baktık. Yazının devamında ise içinden bu ideolojiyi çıkaran sorunları yani ideolojinin temel taleplerini inceleyeceğiz. Anlatılacak daha çok şey var. Yazının devamında görüşmek üzere.
İkinci bölüm için TIKLAYIN
İlginizi Çekebilir











Gerçekten derinlemesine bir yaklaşım.. İkinci bölümü merakla bekliyorum.